YELENA. “Hafızanın Ayak İzleri” yazı dizisinden

Vahit Gazi

Çeviren: Abdülkadir Özkan

 ingrid-bergman

YELENA

  “Hafızanın Ayak İzleri” adlı yazı dizisinden…

Geçen Pazar piyano sesiyle uykumdan uyandım.

Kızımın sınavlardan sonra çalmaya başladığı yeni eseri olduğunu notalarından anlamıştım.

Önce bu eseri ne zaman duyduğumu hatırlayamasam da, eski bir şarkı olduğuna şüphe yoktu.

Uzun yıllar sonra çok yakın bir dostla ansızın karşılaşmışım gibi sevinmiştim.

Çalmayı yarıda bırakmasın diye diğer odaya geçmemiş, biraz aralı duran kapının dibinde öylece kulak kabartmıştım. O sabah kızım çok eski bir anımı bana hatırlattı.

***

1995 Yılının zemherisinde, bir aralık gecesi Ukrayna’nın tanınmış savcılarından Nataliya Belitser, beni havalimanında karşılayıp seyehat programımı öğrendiğinde; Kiev’i hatıralarımın en tatlı, hafızamın en üst katında saklamamı sağlayacak hadisenin, onun bir bir saydığı yapılacaklar listesinde değil, günlüğüne not etmediği bir görüşme olacağını aklına getirir miydi bilmiyorum.

Kiev’in merkezinde, eski binalardan birisinde kiralanmış eve ulaştığımda, uykusuzluktan göz kapaklarım düşüyordu.

Direkt uyurum diye yatağa girsem de, yan odadan gelen iki kadın sesi, kelime kelime süzülüp kulaklarıma aktıkça, uykunun karanlık alemi aydınlanıyor, önce beynimin kırışıklıklarını, sonra da gözümün kapaklarını kaldırıyordu.

Odanın tek hayat emaresi; kapının döşemeyle temas etmediği köşeden süzülen komşu odanın ışığı, bir de bu odadan gelen işveli kadın sesleriydi.

Hafif ışık ve titrek ses; Güneşe gönül veren gecenin sabah fısıltısına benziyordu.

Yatağımdan olduğum ilk geceyi her zaman rahatsız geçirdiğim gibi yine uykum kaçmıştı.

Diğer yandan kapının öbür tarafındaki merak dolu alemde, uykunun bağrına hançer saplanmış gibiydi…

***

Konuştukları için uykumun kaçtığına inandıramadım onları…

Kadınlardan biri “Geç oldu” diyerek gitti. Komşusunu bırakıp geri dönen ev sahibi “Raz nam ne spitsa prodoljim,” dedi, cevap vermemi beklemeden nenemin çeyiz komidinini anımsatan yüz yıllık dolabından küçük bir kadeh, boş bir tabak ve bir kaşık çıkardı.

Masanın üstündeki çikolata kutusunu açtı. Kahve demlemek ve kestane kavurmak için mutfağa geçti.

Nikolay devri aydınlarının evini hatırlatan büyük oda, evin ortasında yer alıyordu. Buradan da dışarı üç kapı açılıyordu: Biri benim kaldığım odaya, ikincisi koridor ve onun sonundaki mutfağa, üçüncüsü de büyük ihtimalle ev sahibinin yatak odasına…

Sondaki iki kapı arasında parlaklığı kaybolalı çok olmuş siyah renkte bir piyano duruyordu.

Köşedeki iri büyük çanlı eski saat gururunu saklamaya çalışan muhacir çar generalleri gibi dik dursa da yaşlanmıştı, solan, kırılan yeri çoktu.

Odanın diğer köşesinde koltuğun arkasında abajurun bir tarafı kopmuş uzun gece lambası odanın alacakaranlığına özel bir fon veriyordu.

Dikkati en çok çeken şeyse odanın duvarlarının dört tarafında saymakla bitmeyen, envai çeşit çerçevelerdeki eski fotoğraflardı.

Odanın ortasındaki cevizden yapılmış tek ağır sandalyede, oturduğum yerden saatin asıldığı yöne doğruydu, istemsizce bu duvardaki resimleri görüyordum.

Sadece duvarın bir yanında elli civarında resim saydım, sonra sayıyı karıştırdım, kavrulmuş kestanenin kokusu kendinden önce geldi, peşinden kahve kokusu, sonra da konyağın koyu kokusu karıştı birbirine…

Ev sahibemin masası; gönlü gibi açılmıştı, ne varsa dizmişti.

Bu; yeni tanıştığı insanın karşısında elden ayaktan düşmüş bir dul kadının kendini takdim etmesi değildi. “Ne için yaşadım?” suali hakkında düşünmek bile istemeyen, hayattında tek bir ümidi dahi kalmayan, aksine, hayatın tadını çıkarmış ancak gençliğin heva ve arzularını, eski zamanların aristokrat edalarını hala elden bırakmamış, yetmiş yaşındaki bir kadının misafirperverliğiydi.

Yelena İbrakimova. Zayıf bedeni, uzun boyu, ince boynu, ucu biraz sivri burnu, iki yana ayrılıp omuzlarına dökülen saçlarıyla… Sanki hepsi bir kalemin nizamıyla yaratılmıştı.

Onun sakin, dikkatsiz hareketleri, yaşına uygun olmayan kelebeksi uçuş gibi hafif yürüyüşü, yanağı yeni kızarmış kızlar gibi biraz utangaç, biraz da işveli tebessümü; odanın uykusunu dağıtan kahve kokusu, göz karartan loş ışığıyla ahenk içindeydi.

Sesi sabah namazından dönen müezzinin sesine benziyordu; merhamet yankılı tonda hafif hırıltı da vardı.

Küçük fincan altlığına çilek reçeli koyup karşıma bırakınca; elinin kırışıklıklarının altında duran, rengi yeşile çalan damarların; yağmur için dolmuş koyu bulutlar gibi olduğunu gördüm.

Uzun ve ince parmaklarındaki kemiklerin sağlam olduğu, onlara dokunmadanda anlaşılabiliyordu.

Bunu anlamak için dokunmaya gerek yoktu, mest olmuş bir bakış da yeterdi

Parmağındaki büyük firuze taşlı gümüş yüzükse ince yar beline dolanmış kemeri anımsatıyordu.

“Nenemden kaldı.”

Üzülmüşe benzer bir yüz ifadesi hızla değişince, durumu tam olarak kestiremedim.

Parmaklarına baktığımı görmüş. Görmesine görmüştü ama nasıl baktığımı da hissetmiş miydi?

Kalkıp fincanlara yeni kahve süzmek için mutfağa geçince anladım ki; beni kendisine hayran bırakan şey bu insanın elleri, parmakları değil, çeşit çeşit çerçevelerde yer alan erkek, kadın, hizmetçi, yaşlı, at üstünde, kırda bayırda, fotığraf stüdyosunda, ayakta, otururken, uzanmış, ciddi, şen şakrak, tek başına, siyah beyaz, sararmış resimler arasındaki bir çift gözdü. Ürkek bakışlı, melek yüzlü bir kız…

Belki de elli yıl önce çekilmiş bu resim Hollywood’un ilk dönemlerindeki kadın aktirislerinin retro fotoğraflarına benziyordu. Ingrid Berkman’ın “Kazablanka” adlı filminde canlandırdığı çehresini hatırlıyor musunuz?

Bak işte öyleydi. Bu masum bir kızın, sevdiği oğlandan aşkını itiraf ettiği günün ilk uykusuz gecesinde yaşananların; yüzünde açan çiçeklerin mutluluğunun yansımasıydı. İlahi, bu güzelliği yaratmaktaki hikmetin neymiş?

***

O gece epey sohbet ettik. Saatin akrebi; zamanı sürükleyerek sabah dörde ulaştırdığında, beni konuşmaya tuttuğu için rahatsız oldu, sabah erken kalkacağımı düşünüp yatmamı istedi.

Benimse ertesi gün öğle vaktine kadar hiçbir işim yoktu. Hayali bir labirentte kaybolarak uykuya daldım.

(…) Sabah piyaona sesiyle uyandım. Birisi bir şarkının bir yerinden başlıyor, çalıyor, çalıyor, çalıyor ve duruyor, sonra tekrar aynı yerden bir kez daha devam ediyordu.

Şarkı sık sık kesilse de fasılalar silsilesiyle, mesteden bir eserden haber veriyordu!

Sonra ses tamamen kesildi. Ama önü çok sürmedi, bu kez ahvali sükutu piyanonun sesi bir başka türlü bozdu.

Ansızın sıçrayarak bu sese kalktım. Kapıyı biraz araladım.

Çalan oydu! Görüyordum, uzun parmakları piyano tuşlarını iyi biliyordu, onu sevgili eli gibi okşayıp kendine ram etmişti.

Bu temastan doğan kıvılcım; insan kalbinin en karanlık köşesinden gözünün ferine dek aydınlatma gücüne malikti, inanın!

Birden aydınlık bir kalbin başka bir gönle uzanan tellerini tiksindiriyor, utangaç bir histen o an kopacakmış gibi estiriyordu.

Eski, kullanılmış, yılların kederini benimsemiş gibi renki kararmış, lakin bir ana kadar gençlik hevesiyle alevlenen, yeni bulduğu aşka tekrar doğuş umuduyla can atan bir ihtiyara benzeyen bu piyano, o sesi nasıl çıkarıyordu, nasıl titriyordu?

Piyanosu gibi kendisi de gururlu görünen yetmiş yaşındaki kadın yüzünden mi? Sanki o, piyanoyu çalmıyordu, onunla dizdize sevişiyorlardı.

Onu yan kapıdan seyrediyordum. Bedeni at üstündeymiş gibi sallanıyordu. Saçları dağılmıştı, gece olduğu gibi taranmış değildi.

Boynu hareksizdi, sanki boğazındaki kırışıklıkları gizlemek için omuzlarına batmıştı.

Odasının duvarlarında bulunan sayısız çerçevelerde yer almış fotoğraflardakiler büyük bir konser salonunun konuklarıydı sanki… İlahi, müzik yüzünden donup kalmışlardı.

Ingrid Berkman’da donmuştu, aralık duran kapının arkasında kah ona kah konser veren sanatçıya bakan oğlan da heykelleşmişti.

Donup kalmayan; sadece oydu!

“Kadın bedeni keman gibidir, onu seslendirmek için müthiş bir sanatkar olman gerek!” diyen J. D. Salinger’ın sözleri çok doğru ve yerindeydi ama bu kez piyanonun kendisi kadın bedenini canlandırıyordu!

Şarkıyı bitirip yüzünü yanındaki kızcağıza döndü. Zavallı kız onun verdiği ziyafete hayran kalmıştı.

Kapıyı aralayıp sihirli odaya girdim. Bana dönerek; “Bağışlayın, sizi uyandırdık, her gün on iki de öğrencilerim geliyor” dedi. Saate baktım, bire geliyordu.

***

(…) Sonraki gece yine bir öncekinin devamıydı sanki… Onunla birlikte olmaktan, onu konuşturup izlemekten anlamsız bir zevk duyuyordum.

Geçirdiğim bu zamana odanın üçüncü konuğu; duvardaki Ingrid Berkman’da özel bir renk katıyordu.

Bakışlarımın duvardaki resimlerden birine sık sık odaklandığını hissetmişti. Galiba, hangi resme baktığımı da hissetmişti.

Belki de bu yüzden beni resimlerle tanıştırdığında Ingrid Berkman’ımı es geçti. “Bu babam, doktordu.”

Bu, nenemin gençliği; bu yüzüğü bana armağan eden nenemin… Bu; benim, üç  yaşındayım.

Buradakiler babamın aile efradı, annesi, babası, torunu tombalağı, görüyorsunuz ne de kalabalıklar! Böyle aile fotoğrafı çektiren yoktu hiç…

Bu da Parancanov’du. Vurgundu bana… Onu tanıyor musunuz? Sizin hemşehrinizdir. Kafkaz sadece gaddar Bolşevikler yetiştirmemiş, dünyaya böyle sanatçılar da bahşetmiş. Kafkazlıları seviyorum. Sizlerde hürriyet ruhu güçlü!

Çok şeyi kaybetseniz de ruhunuzu koruyabilmişsiniz.

Pancanov’la burada, bu odada çok uzun sohbetler etmişizdir. Atmışlı yıllarda çok çekti o da… Yüz otuz dokuz entellektüelin Brejnava siyasi mahkeme yargılamalarının durdurulması talebiyle itiraz mektubu yollamıştı.

Bu bahsettiğim ilk mektubuydu… Bu yüzden de çok geri çevirdiler, yakaladılar da…

Hevesli adamdı. Dahiydi. Onun filmlerine baktınız mı?
Aşık Garip’e baktım dedim.

Konyak dolu kadehleri kaldırdık, “Kiyev veçernıy” kutusundan adama bir çikolata götürdük, başıyla işaret etti, şerefe demeden içtik.

Sergey Paracanov’un şerefine içtiğine şüphe yoktu. Beni ise anlamadığım hisler bürümüştü. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilmiyordum.

Kendimi tutamayıp “O, Ermeniydi” dedim, “Ermeniler bizim düşmanımız!” Uzun, çok geniş surette bir destan yazdım.

Neredeyse bütün bir tarihi anlattım. Dağıtılan şehrimden, evimden bahsettim. Çektiğimiz zilletten söz ettim.

Gözünü kırpmadan, nefes almadan dinledi, sabırla beni dinlemesinin nedeni; sohbet konusuna olan ilgisinden çok, onun terbiyesinden geldiğini ben susunca anladım.

“Paracanov böyle yapmazdı” deyip uyku zamanını işaret eder gibi ayaklandı!

***

Ertesi günün akşamı elleri dolu geldim eve; hayli şekerleme, kuru meyve filan almıştım.

Konyak da vardı, dün akşam içtiğimizden Kırım konyağı… Yine onun hafif tebessümü, sıcak bakışları, mahrem kaygısı, nezaket dolu havası… Yine Ingrid Berkman’ın cazibeli çehresi…

O akşamda Sergey Yesenin’in şiirlerinden okudu, hem de duygu yüklü bir ses tonuyla… Piyanoda çaldı. Aşka gelmişti.

Ömrüm boyunca hiç, bir virtüözün canlı ifasına bu kadar yakın olmadım, ne o geceye kadar ne de o geceden sonra!

Bu, basit bir yakınlık değil, Vivaldi’nin Beethoven’in, Chopin’in ve daha nice tanımadığım müzik dehalarının deryayı denizine gark olmaktı.

Onu dinliyor, duvardaki resimleri tek tek gözden geçiriyordum.

Burada zaman çoktan durmuş, onunla bitmişti, resimlerin hepsi onunda yer aldığı çerçevelere kadar… İki kez aile kurmuş ama çocuğu yoktu.

Üç gece boyunca yaptığımız sohbetlerde sanki bütün hayatını başından sonuna öğrenmiştim: Yahudi avından kurtulmak için soyadlarını Abramov’dan İbrakimov olarak değiştirmiş ailesinden tutun da dostlarını satamadığından, farklı düşüncelere sahip olan insanlar gibi yaşamaya mecbur olmasına kadar anlatmıştı.

Geri kalanını da müzik ile anlatıyordu, yetmişlik bir ömrü nota nota çalıyordu.

Konyağın beynimde oluşturduğu etkiyi, onun piyanosundan kopup gelen sesler alıp uzağa, bilmiyorum, geçmişe yada geleceğe götürüyordu işte…

Gelecek; öyle görmek istediğimiz geçmiş değil mi!

***

(…) Pazar günü Kiev’i onun gzüyle görmeye, yani gezmeye birlikte çıkmak için sözleşmiştik.

Bu, son günüm diye başka hiç kimseyle görüşmeyecektim, gece oturmasına kadar birlikte olacaktık.

O sabah onun hazırlanmasını epey tanık oldum. Nihayet, odasının kapısı açıldığında…

Kırklı yılların tarzıyla dikilmiş koyu kahve renkli uzun kürk mantosunun yakasında iri parlak bir broş, zayıf ışıkta bile feci parlıyordu.

Başındaki zarif yün şal sanki çehresinin bütün güzelliğini teşhir etmek için bağlanmıştı.

Sokağın lâl sükutu; yağan karın sesini dinlemek içinmiş sanki…

Böyle bir kadın birisinin koluna girseydi, kulağının dibine, omuzuna konan kar tanlerinin sesini işitebilirdi.

Eski bir binanın yanından geçiyorduk.

Havalandırmaya benzeyen küçük bodrum pencerelerini göstererek “Buradan her zaman insanın tüylerini ürperten, çığlık ve işgence sesleri gelirdi. Sovyetlerin NKVD’si de, sonra faşistlerin Gestaposu’da burayı kullandı. Şimdi de KGB’nin bir bölümüne ait!” dedi.

Yaya gezdiğimiz sokaklardaki tarihi binalardan, zamanında yaşanmış hadiselerden, hatıralarından söz ediyordu.

Kaldırımın kayganlaştığı yerlerde onu düşürmeyeceğime emin bir şekilde kolumdan sertçe tutuyordu. Onun bu asayiş hissiyatı bana keyif veriyordu. Yüz yüze geldiğimizde insanların bize merakla bakmasıysa yüreğime dokunuyordu.

Onun tasviri na mümkün havası, yasemin kokan parfümü ve zerafeti beni havadaki kar tanelerine benzetmişti, ben de onlara katılıp uçuyordum.

“Burası Andreyev Yokuşu. Bulkakov’un ev müzesi de burada, on üç numaralı evde…”

“Sizi oraya götürmek istiyordum ama görüyorum ki sokağı temizlememişler, çok kaygan! Düşerim. Geri dönelim.

“Ne zaman yolunuz düşerse gelirsiniz. Master ve Markarita’yı okudunuz mu?” Ben Kaçış’ı seviyorum dedim. Başını garip bir şekilde döndererek gözümün içine baktı.

Eve döndüğümüzde karanlık düşüyordu. Birazdan dostum peşimden gelecekti. Son kez oturup çay içtik.

Kırk yıldır arkadaşmışız gibi bakıyordum ona… Bir daha ne zaman görüşecektik! Görüşecek miydik?

Çıkarken durup duvardaki resme bir kez daha dikkatle baktım, Ingrid Berkman’la vedalaştım.

Bunu görüp yaklaştı. “Kaç gündür bakıyorsunuz ama sormadınız kim olduğunu!” Kimdir dedim. “Benim, on sekiz yaşım. Konservatuara girdiğim gün çektirmiştim.” Hayretimi saklayamadım. “Galiba vuruldunuz ona ha! Öyle mi! Vurulmuşsunuz! Bilmiyorum bu Kafkazlılar ne buluyor bende!”

İnce, hoş tebessümü etrafa ışık saçıyordu. Ayrıldık.

“Allah yardımcın olsun!” Tıpkı annem gibi bakıyordu.

Son cümlesinde ilk defa bana siz diye hitap etmedi. Ayrılıp giderken yol boyunca bir şeyi unutup orada bıraktığımı zannediyordum, döne döne ceplerimi yokladım, çantapı açıp bir kez daha baktım, herşey yerindeydi.

Havalimanında vedalaşırken beni garip garip süzen dostumdan öğrendim ki; Yelena kira parasını almamış.

Birazdan uçağın penceresinden bakan bir çift göz gecenin sonsuzluğunda yıldız gibi ışıldayacaktı.

***

Kızım şarkısını bitirdiğinde yaklaşıp nota defterine baktım, Mendelssohn’un Venetion Boat adlı şarkısı…

Onun on beş yıl önce çaldığı eser… On iki yaşındaki kızım, benim hayranlığımı; güzel ifasına mukabil bir kabul ile sevindi.

Öyle işte, ben de seviniyordum.

“Temrin” Düşünce ve Edebiyat dergisi, №90, 2018

 

Bir cavab yazın

Sistemə daxil olmaq üçün məlumatlarınızı daxil edin və ya ikonlardan birinə tıklayın:

WordPress.com Loqosu

WordPress.com hesabınızdan istifadə edərək şərh edirsinz. Çıxış /  Dəyişdir )

Google photo

Google hesabınızdan istifadə edərək şərh edirsinz. Çıxış /  Dəyişdir )

Twitter rəsmi

Twitter hesabınızdan istifadə edərək şərh edirsinz. Çıxış /  Dəyişdir )

Facebook fotosu

Facebook hesabınızdan istifadə edərək şərh edirsinz. Çıxış /  Dəyişdir )

%s qoşulma